deniz çıyanı

Marmaris çevresini sanırsam deniz çıyanı basmış. Her yerde deniz çıyanı var. Yok yok, o kadar da öyle her bastığınız yerde yok, belki de ben çeşitli yaratıklar görmeye çalıştığım için ve çıyandan başkacana fazla bişey göremediğim için her yer çıyan dolu gibi geldi bana.





Şibumi diye bir kitap vardı, Nikolay Hel'di sanırım, süpersonik ajanımsı bir kişilik vardı bu romanda. Kendisinin fotoğrafı çekilemiyordu çünki biri deklanşöre basacakken kendisi o hareketi telepatik olarak algılayıp kıpırdıyor ve flu çıkıyordu. Bu deniz çıyanı hayvanı da onun gibi, fotoğraf makinesini bir türlü otofokuslattırmıyor. İki fotoğraf çekicem diye kırk takla attım suyun içinde. Sanırsam bu nikolayhel etkisini net de olsa flu gibi duran pofidik beyaz tüyleri yaratıyor. Ya da ben beceriksizim, bilemiycem.







Burada (yukarıda) pek çok deniz çıyanını ölü bir balığın cesedini kemiriyorlarkene görüyoruz.

Burada da (aşağıda) deniz çıyanı deniz hıyarına karşı! Yani çıyan hıyara karşı! Acaba eklembacaklı bölütlü yaratık mı galip gelecek yoksa yumuşakça bölütlü yaratık mı? Yoksa bunlar bölütlü değil mi? Yoksa bu çıyan gerçek çıyan değil mi? Yoksa... Yoksa bu hıyar gerçek hıyar değil mi?..
Deniz dibi engin bilinmezliklerle dolu doğrusu...

sarı boru

Geçtiğimiz yaz Marmaris çevresinde, Bencik Koyu, Emelsayın koyu, Bozburun gibi yerlerde yaptığımız tekne gezisinde bol bol şnorkelle dolaştım. Hatta bu tekne gezisine çıkış amacımın sadece şnorkel olduğunu söyleyebilirim. Arzu ediyordum ki çeşitli deniz yaratıkları göreyim, onların fotoğraflarını çekeyim, onlarla hoşça vakit geçireyim. Evet, hoşça vakit geçirdim, birlikte en çok hoşça vakit geçirdiğim yaratık işte bu sarı boru yaratığı. Çünkü her yer bu sarı boru yaratıklarıyla dolu.



Bu sarı borunun bir sünger mi, bir mercan mı, bir kurt mu, yoksa hidra gibisinden familyasını tam ifade edemiyeceğim bir yaratık mı olduğunu bilemiyorum. Fekat her bir borusal oluşumun tepesindeki delikten bir nevi dolaşım gerçekleştiğini tahmin edebiliyorum.





Aşağıdaki sarı boru öbeğinin üzerine bir deniz hıyarı tutunmuş. Onun altındakinin arasına da balık saklanmış. Her yerde değil ama koylardan sadece birinde bu boruların üzerinde minik minareler tırmanmış halde duruyorlar idi ve ben yaklaşıp elimi melimi uzatınca kendilerini aşağı atıveriyorlar idi.




arabalı vapurda martı ve manzara

Eskihisar'dan Yalova'ya arabali vapurla geçerken vapurun peşine takılan martıları seyretmek çok güzel oluyor. Vapurun rüzgarıyla hareket eden martılar vapurla aynı hızda gittikleri için seyreden kişiye göre havada sabit duruyor hissi oluşuyor.

















Efenim, bu yukarıdakiler küçük cins martılar. Tavuktan daha küçük, daha saftorik, yırtıcıdan çok balıkçıl gibi bakan cins. Bi de aşağıdaki fotoğraflardaki büyük cins martılar var; tavuktan ördekten irice, kartal gibi bakan martı cinsi. Bu iriler daha vahşi ve kavgacı. Netekim hemen alttaki fotoğrafta, simiti kapan martı ile onu kovalayan diğer martı görülüyor. Yutuverse simiti kurtulacak gibi sanki, ha?.. Hayır dostlarım, o kadar kolay değil. Eski teraslı evimde otururken bunlardan birinin terasa düştüğünü, bir diğerinin onu kuyruğundan yakaladığını, düşenin biraz çırpınıp sonra bir bütün balık kustuğunu, arkadakinin o kusulan balığı yutuverip havalandığını ve yukarda bekleşen sekiz on tane başka martının balığı yutan martıyı kovalamaya başladıklarını bizzat kendi gözlerimle görmüşlüğüm var...









Vapurda manzara da süpersonik olubiliyor tabi ki. Fotoşop da ayrı bi süpersonik, hakkını yememek lazım.





nergis

Yalova Çınarcık'ın arkalarındaki dağların üzerinde 700 metre yükseklikte bulunan Delmece yaylası, İstanbul'da hava 12 13 dereceyken kar tipi içinde kalıp yolları molları kapanabiliyor. Hatta bizim gibi kendinibilmezleri mahsur falan bırakıp kardan da dağdan da tiskindirebiliyor. Ama karların erimeye yüz tuttuğu bir vakitte alttan alttan çıkızlayan bu nergis çiçekleri insana karı tekrar sevdirebiliyormuş meğer...





inek kuşu

Küba'da şehirler arası yolda otobüsle giderken yol boyunca hep inek kuşlarını gördüm ve fotoğrafını çekmeye çalıştım. Fekat giden otobüsün penceresinden zum yaparak düzgün fotoğraf çekmek pek mümkün değil malesef... Benim İnek Kuşu adını vermiş olduğum bu kuşlar, otlayan ineklerin, bazan atların felan, başlarında ööylece bekliyorlar. Sanıyorum ki inek efendi otları yerken çekiştirip yoldukça altından çıkan börtü böceği yemek peşindeler. İneklerin kendilerinden bir şikayetine tanık olmuş değilim.











Küba'nın gördüğümüz en güzel beldesi Vinyales'te bu heyvancağızı da yakından görme şerefine nail oldum efendim. Bakınız ne de güzel uçuzluyor, ne de zarif süzülüzlüyor değil mi...









Kıt belgesel bilgime göre, boynunu katlayarak uçuşuna bakarak bu heyvanın bir balıkçıl türü olduğunu söyleyebiliriz. Eğer balıkçıl ise o vakit ineklerin ortaya çıkarttığı böcekleri değil de kurbağaları yediğini tahmin edebiliriz. O halde Küba'da canlı kurbağaları inek kuşları yiyor, eceliyle ölenleri akbabalar yiyor!.. (Yaşasın uydurmanın dayanılmaz hafifliği)

akbaba



Nasıl ki efendim İstanbul semalarında daima martılar varsa, Küba semalarında da mütemadiyen akbabalar uçuşmukta. Şehirde, köyde, sahilde, dağda, bütün Küba'nın gökyüzü akbaba ile kaplı. İlk gördüğümde akbaba mıdır, şahin mahin midir anlıyamadım tabi, sonra sorup öğrendim. Fotoğrafını çekmek için de çok uğraştım. Şehir içinde pek iyi sonuç alamadım ama Santiago'nun dışındaki kaledeyken ve en son Vinyales'te tarlaların arasında gezinirken kendileriyle gayet yakın temasta bulunabildim.



Akbaba insana iyi şeyler çağrıştırmıyor tabi ki. İlk başlarda Havana'nın üzerinde dönen bu akbabalara bakıp bakıp, leşini didiklemek için Küba'nın ölmesini bekleyen kapitalist ülkeleri düşündüm. Sonra ulan dedim, bunlar kapitalizme değil de her köşe başında bekleyip halkı gözetleyen polislere daha çok benziyorlar galiba dedim. İşte başlangıçta içimden böyle politik, sembolik ve de alegorik takılıyorkene efendim on beş gün sonra Vinyales'e vardığımızda çoktan içimdeki mesaj kaygımı yitirmiş ve fiilen olmasa da manen Kübalılarla birlikte salsa yapmaya başlamıştım. Velhasıl en nihayetinde kapitalizme de koyayım istibdata da diyerek Küba'nın akbabalarını bağrıma bastım, onları adeta birer martıymışlarcasına kabullendim.





















Akbabalarla ilgili kafamda şu soru kaldı sadece: Bu kadar çok akbaba varsa bir o kadar çok leş olmalı; o kadar çok leş varsa bir o kadar çok canlı hayvan olmalı; o kadar çok canlı hayvan varsa bir o kadar çok besin olmalı. O kadar çok besin demek verimli topraklar demek. Bu kadar verimli topraklarda manyok ve ananas dışında da meyve sebze olmalı!.. Elma armut olmalı, patlıcan, kabak, lahana, pazı, nebileyim efendim, bezelye mezelye olmalı!.. Sabah akşam manyok ananas, manyok ananas, yetti gari!..

iguana





İnsan müze dolaşırken duvarda kertenkele görebilir, geko görebilir, efendime söyliyeyim yerde fare kedi filan görebilir; ama iguana görebilir mi hiç? Evet, Küba'da görebilirmiş, hem de kedi kadar doğal karşılayabilirmiş.

küba'da domuz





Domuz çok acayip heyvanmış meğer ki. Evet, koyun ve keçi de sevimli, inek de canayakın, ama domuz aynı zamanda akıllı gibi sanki. Sanki insan gibi, mevzuya uyanmış gibi nebileyim...

fırtına





Sanırsam geçtiğimiz sonbahardaydı, süpersonik bir fırtına çevredeki pek çok çatıyı uçurmuştu. İşte bizim evin karşısındaki çatının kiremitlerinin uçma anı; ve onun altında bir evin gökte süzülen yan cephe kaplaması.

vapur peşindeki martılar







İstanbul'da (kendi yetersiz gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki) iki çeşit martı var. Biri bizim damlarda yaşıyan, balkona terasa çıkınca kafamıza kafamıza pike yapan, ördekten irice martılar, diğeri de bu fotolarda görülen, tavuktan az ufak, damlarda pek rastlamadığım, sanırsam deniz kıyısından içeri fazla girmeyen martılar. Bu ufaklar sanki daha bir saftorik, daha bir cana yakın gibi. O kartal bakışlı irilerden korkuyorum ben.